psikanaliz

Sigmund Freud’un Anglophil Düşü: Psikanalizin Öncesinde Bir Uygarlık Hayranlığı

Sigmund Freud, psikanalizi inşa etmeden çok önce, iki modern uygarlığa hayranlık duymuştu: İngilizlere ve Fransızlara. Ancak onun bakışı, yalnızca kültürel bir merak değil, bir uygarlık ideali arayışıydı. Freud, doğduğu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Katolik, hiyerarşik ve otoriter atmosferinden kaçarken, İngiltere’yi rasyonel, özgürlükçü ve ahlaki düzenin ülkesi olarak hayal ediyordu.

Freud’un “Anglophil” yani İngiltere hayranı tutumu, sadece duygusal bir sempati değil, kendi zihinsel yapısının temellerini atan bir etkiydi. Henüz psikanalizin doğmadığı yıllarda, Freud’un iç dünyasında bir İngiliz vicdanı, bir liberal ahlak ve bir bilimsel akılcılık tohumu filizlenmişti.

Sigmund Freud’un İngiltere hayranlığı – psikanalizin ahlaki kökenleri

İngiltere: Umudun ve Ahlakın Toprağı

Freud’un 1875’te İngiltere’ye yaptığı ilk seyahat, onun yaşamında dönüm noktası oldu. Ailesinin ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu, Viyana’da baskıcı bir sosyal atmosfer içinde yetişen Freud, İngiltere’yi bir “kurtuluş coğrafyası” olarak gördü. Ailesine yazdığı mektuplarda İngiltere’yi şu ifadelerle tarif ediyordu:

Sakin çalışkanlığı, kamu yararına adanmışlığı, adalet duygusundaki hassasiyetiyle İngiltere, insanın kendini özgür hissedebileceği bir yerdir.

Freud için İngiltere, yalnızca bilimsel bir model değil, ahlaki bir arketipti. Roma’nın Katolik gölgesinden kaçmak istiyor; Protestan, seküler ve etik bir toplum düzeninin özlemini duyuyordu.

İngiliz Düşüncesinin Freud Üzerindeki Etkisi

Freud’un gençlik döneminde okuduğu İngiliz düşünürler – Tyndall, Huxley, Lyell, Darwin, Thomson ve Lockyer – onun zihinsel formasyonunu biçimlendirdi. Bilimi metafizikten ayıran, doğayı gözlemle kavrayan bu düşünürler, Freud’un bilinçdışına dair gözlemci yaklaşımının da öncülleriydi.

Freud’un İngiltere’ye olan ilgisi sadece bilime değil, ahlaki düzenin psikolojisine de uzanıyordu. John Stuart Mill’in eserlerinin Almanca çevirilerinde çalıştı; “Kadınların Boyun Eğdirilmesi Üzerine” (On the Subjection of Women) ve “Sosyalizm” metinlerini çevirdi. Bu dönemde Bentham’ın haz ilkesine dayalı faydacılığı, Freud’un daha sonra formüle edeceği haz ilkesi – gerçeklik ilkesi ayrımında yankı buldu.

Bu yönüyle İngiliz düşüncesi, Freud’un psikanalitik sisteminin rasyonel omurgasını oluşturdu: dürtülerin bastırılması, erteleme, özdenetim ve vicdanın inşası.

Cromwell’in İzinde: Ahlak, Disiplin ve Ego

Freud’un ikinci oğlu Oliver’a verdiği isim, Oliver Cromwell’e bir saygı duruşuydu. Bu seçim, Freud’un bilinçdışında yer alan bir değer sistemini açığa çıkarır: kamusal erdemin, özel bastırmayla sağlandığı bir ahlaki düzen ideali.
Puriten İngiltere’nin erdem anlayışı – yani arzuların bastırılarak toplumsal faydaya yönlendirilmesi – Freud’un “süperego” kavramının tarihsel izdüşümüdür.

Freud’un İngiltere’ye duyduğu hayranlık, dönemin Avusturya’sındaki estetik-elitist İngiliz özentisinden farklıydı. Hugo von Hofmannsthal ve Arthur Schnitzler gibi çağdaşlarının aksine, Freud İngilizliği “zarafet”te değil, vicdan ve akıl disiplininde buluyordu. Onun gözünde İngiltere, ahlakın nörolojik eşdeğeriydi: arzunun kontrol altına alınması, bastırmanın kültürel fazilete dönüşmesiydi.

Freud’un Psikanaliz Öncesi Politik Bilinci

Freud’un gençlik yıllarındaki İngiltere ideali, daha sonra Uygarlığın Huzursuzluğu’nda geliştirdiği tezin erken bir önsezisidir: uygarlığın temeli bastırmadır.
Freud, bireyin iç dünyasında bastırılan dürtülerle, toplumun ahlaki yasaları arasında paralellik kurar. İngiltere bu anlamda onun için “düzenli nevrozun ülkesi”dir – dürtülerin etik düzen içinde evcilleştirildiği bir toplumsal yapı.

Ne var ki Freud, İngiltere’ye gitmeyi defalarca düşünse de Viyana’yı terk edemedi. Onu nihayet Londra’ya götüren şey, bir hayranlık değil, Hitler’in zulmü oldu. Orada öldü, orada gömüldü — ironik biçimde, sonunda “rüyalar ülkesi”ne ulaşmıştı.

Freud’un Zihninde Bir Uygarlık Arkeolojisi

Freud’un İngiltere sevgisi, bir entelektüel tercihten öte, psikanalizin ahlaki kökenine ışık tutar.
İngiltere, onun zihninde Roma’nın bastırılmış antitezidir: Roma tutkuyu temsil ederken, İngiltere dürtünün yasaya dönüştüğü uygarlık biçimidir.
Freud’un “liberal ego” kavramı, tam da bu tarihsel sentezin ürünüdür.

Freud’un psikoarkeolojisinde İngiltere, bastırmanın, düzenin ve etik bilincin toprağıdır — bir uygarlığın bilinçdışında parlayan rasyonel süperego olarak kalır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir