Grup Psikoterapisinin Tarihi
Grup psikoterapisinin tarihi, tesadüfi keşifler, yaratıcı ve cesur girişimler, araştırmacı bir kararlılık, şefkatli yaklaşımlar ve tutkulu kişiliklerle doludur. Henüz sadece yüz yılı aşkın bir geçmişe sahip olmasına rağmen, grup psikoterapisi günümüz dünyasının birçok alanına yayılmıştır. Küçük işyeri çatışmalarından küresel diplomatik dengelere kadar, grup dinamikleri sürekli olarak ele alınmakta ve tartışılmaktadır.
“Grup psikoterapisi” terimi, geçen yüzyılın ortalarında psikoterapinin yükselişiyle birlikte akademik bir kimlik kazanmaya başlasa da, insanların bir araya gelerek öğrenme, gelişme ve birbirlerini destekleme pratiği insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan toplulukları, kimliklerini ve dayanışmalarını grup içinde şekillendirerek var olmuşlardır. Aslında, grup psikoterapisinin temelindeki prensipler, insan olmanın doğasında yer alır.
Terapi Öncesi Grup Etkileri
- Antropolojik Perspektif: İnsan gruplarının kimlik oluşturma süreçleri, çatışmaları, bağlılıkları ve iş birliği pratikleri, insanlığın en eski tarihsel köklerinden itibaren var olmuştur. Grup içi dinamikler, insan davranışlarını şekillendiren temel unsurlar arasında yer alır.
- Mitoloji ve Grup Psikolojisi: Farklı kültürlerin mitleri, grup psikolojisinin insan davranışları üzerindeki etkisini gözler önüne serer. Bu hikayeler, bireylerin grup içinde nasıl ilişkilendiğini, yanlış anlamaların nasıl büyüdüğünü, kötü muamelelerin nasıl yaygınlaştığını ve insan ilişkilerinin farklı tonlarını gösteren evrensel anlatılardır.
- Kitle Psikolojisi ve Sosyal Etkileşim: Gustave Le Bon’un The Crowd (1895) adlı eseri, bireylerin grup içinde düşünme ve davranış biçimlerinin nasıl değiştiğini ortaya koymuştur. Grup psikolojisi açısından çığır açan bu çalışma, bireyin yalnızken ve bir grup içindeyken verdiği tepkilerdeki farkları inceleyerek, kalabalıkların kolektif bilinç ve davranışlarını anlamamıza katkıda bulunmuştur.
- Sosyal Etkileşimin Performansa Etkisi: Charles Triplett‘in (1898) araştırmaları, bireylerin grup içinde daha yüksek performans gösterdiğini kanıtlamıştır. Örneğin, bisikletçilerin yalnız sürüşlerine kıyasla bir grupla pedal çevirdiğinde daha iyi performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bu bulgu, sosyal etkileşimin motivasyon üzerindeki etkisini açıklayan erken dönem çalışmalardan biridir.
- Freud ve Grup Süpervizyonu: Bazı kaynaklara göre, Sigmund Freud’un Perşembe akşamları düzenlediği psikanalist tartışma grubu, grup psikoterapisinin veya grup süpervizyonunun ilk örneği olarak kabul edilir. Bu toplantılar, terapistlerin birbirlerinden öğrendiği, vaka analizleri yaptığı ve dinamik süreçleri tartıştığı bir platformdu.
Grup psikoterapisi, bireysel terapi süreçlerinden farklı olarak, insan ilişkilerini ve grup dinamiklerini doğrudan terapi sürecinin merkezine yerleştirir. Tarihsel gelişimi boyunca birçok farklı yaklaşımla şekillenen bu alan, insan doğasının sosyal boyutunu anlamak ve iyileşme sürecini kolektif bir çerçevede ele almak açısından önemli bir yere sahiptir.
Grup Psikoterapisinin Doğuşu: Joseph Pratt ve İlk Uygulamalar
Grup psikoterapisinin temelleri, klinik bir içgörüden çok bir tesadüfle atılmıştır. İç hastalıkları uzmanı Joseph Pratt, Temmuz 1905’te tüberküloz hastaları için hijyen ve sağlık eğitimi üzerine dersler vermeye başladı. Bu dersler sırasında dini içerikli ilham verici metinler de okuyarak hastaların moralini yükseltmeyi amaçlıyordu. Ancak zamanla fark ettiği şey, derslerin yalnızca tıbbi bilgi sağlamakla kalmadığı, hastaların ders sonrasında kendi aralarında küçük gruplar ve ikili sohbetler oluşturarak birbirlerine destek verdiğiydi.

Joseph Pratt
Grup psikoterapisinin temelleri, klinik bir içgörüden çok bir tesadüfle atılmıştır. İç hastalıkları uzmanı Joseph Pratt, Temmuz 1905’te tüberküloz hastaları için hijyen ve sağlık eğitimi üzerine dersler vermeye başladı. Bu dersler sırasında dini içerikli ilham verici metinler de okuyarak hastaların moralini yükseltmeyi amaçlıyordu.
Pratt, başlangıçta hastaların sağlık durumlarındaki iyileşmenin verdiği bilgiden kaynaklandığını düşünüyordu. Ancak hastalar için asıl önemli olanın bilgiden çok birbirleriyle kurdukları duygusal bağ, destek ve umut duygusu olduğunu gözlemledi. Hastalar, yalnız olmadıklarını hissediyor, benzer zorluklarla mücadele eden kişilerle dayanışma içinde olmanın verdiği güçle hayata daha olumlu bakıyorlardı. Bu gözlemler, grup terapisinin ilk kıvılcımlarını oluşturdu.
Joseph Pratt’ın Grup Terapisine Katkıları
- Grup Psikoterapisinin İlk Adımları: Pratt, grup psikoterapisinin öncüsü olarak kabul edilir. Onun süreci başlatmasıyla birlikte, grup içi etkileşimlerin yalnızca bireysel terapiye bir alternatif değil, başlı başına bir iyileştirme aracı olduğu ortaya çıktı.
- 1905’te İlk Resmi Grup Terapileri: Pratt, tüberküloz hastalarına yönelik ilk resmi psikoterapi gruplarını oluşturdu. Bu gruplar, başlangıçta daha çok tıbbi eğitim odaklı olmasına rağmen zamanla grup üyelerinin kendi aralarındaki etkileşimi ön plana çıktı.
- Grup Terapisinin Doğuşu: Bir Zorunluluk: Pratt’ın grup çalışmaları, daha fazla hastaya aynı anda ulaşma zorunluluğundan doğmuştu. Ancak zamanla, bireysel terapilere kıyasla grup içindeki etkileşimin iyileştirici etkileri olduğu fark edildi.
- Bilgi Aktarımından Sosyal Etkileşime Geçiş: İlk aşamada dersler ve tıbbi bilgiler grup sürecinin merkezinde yer alıyordu. Ancak hastalar en çok birbirleriyle konuşmaktan ve birbirlerinden güç almaktan fayda gördüklerini ifade ettikçe, Pratt grup üyelerinin etkileşimlerini giderek daha fazla kullanmaya başladı.
- 1921’de Grup Terapisinin Psikiyatrik Kullanımı: Pratt’ın çalışmalarından ilham alan psikiyatrist E.W. Lazell, 1921’de St. Elizabeth’s Hastanesi’nde grup terapisini I. Dünya Savaşı’ndan dönen ve psikotik semptomlar yaşayan askerler için uygulamaya başladı. Bu adım, grup terapisinin yalnızca fiziksel hastalıklarla sınırlı kalmayıp, psikiyatrik rahatsızlıklarda da etkin bir yöntem olabileceğini gösterdi.
Pratt’ın farkında olmadan başlattığı bu süreç, grup psikoterapisinin modern anlamda doğuşunu işaret ediyordu. Bilginin ve tıbbi eğitimin yanı sıra, insanların duygusal bağlar kurarak iyileşebileceği fikri, grup terapisinin temel taşlarından biri haline geldi.
Jacob Moreno ve Psikodrama: Grup Psikoterapisinde Yaratıcılığın Rolü
Jacob Moreno, grup psikoterapisinin en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilen Rumen asıllı bir psikiyatristtir. Ancak onu diğer psikiyatristlerden ayıran en önemli özelliklerinden biri, tiyatroya, yaratıcı sanatsal ifadelere ve spontane doğaçlamaya olan tutkusuydu. Daha tıp eğitimini tamamlamadan önce bile, Viyana’daki parklarda çocuklarla ve toplumun dışına itilmiş bireylerle doğaçlama tiyatro gösterileri düzenliyordu. Onun için psikoterapi yalnızca sözel bir süreç değil, bedenin, duyguların ve yaratıcılığın da dahil olduğu dinamik bir deneyim olmalıydı.
Jacob Moreno
Jacob Moreno, grup psikoterapisinin en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilen Rumen asıllı bir psikiyatristtir. Ancak onu diğer psikiyatristlerden ayıran en önemli özelliklerinden biri, tiyatroya, yaratıcı sanatsal ifadelere ve spontane doğaçlamaya olan tutkusuydu.
Moreno ve Grup Psikoterapisine Katkıları
- Psikodramanın Yaratıcısı: Moreno, bireylerin içsel çatışmalarını ifade edebilmesi için rol yapma, doğaçlama ve dramatik sahnelemeyi içeren psikodrama yöntemini geliştirdi. Bu terapi yöntemi, bireylerin bilinçdışı süreçlerini, geçmiş deneyimlerini ve gelecekle ilgili kaygılarını somut bir sahneleme içinde deneyimlemelerine olanak tanıyordu.
- Toplumsal Gruplarla Çalışma: Moreno, I. Dünya Savaşı’ndan önce Viyana’daki dezavantajlı gruplarla aktif olarak çalıştı. Marjinalize edilen bireylerin topluma kazandırılması için sanatın ve grup dinamiklerinin nasıl kullanılabileceğini keşfetmeye başladı.
- Grup Psikoterapisi Terimini Ortaya Koydu: 1931 yılında “grup psikoterapisi” terimini ilk kez kullanan kişi Moreno oldu. Bir yıl sonra (1932), Amerikan Psikiyatri Derneği bu kavramı resmen kabul etti ve grup psikoterapisi, geleneksel bireysel terapilere bir alternatif olarak akademik çevrelerde tartışılmaya başlandı.
- Yaratıcılığı ve Spontaneliği Ön Plana Çıkardı: Moreno’nun terapötik yaklaşımı, bireylerin spontane ve yaratıcı süreçlerle içgörü kazanmalarını vurguluyordu. Ona göre terapi yalnızca analiz ve bilinçlendirme süreci değil, aynı zamanda deneyimleyerek öğrenme ve değişim yaratma süreci olmalıydı.
Psikodrama: Rol Oynayarak Terapötik Dönüşüm
Psikodrama, grup üyelerinin, bir grup üyesinin (protagonistin) geçmişinden bir sahneyi, bir rüyasını, bir fantezisini ya da gelecekle ilgili bir beklentisini canlandırmasına dayanır. Grup üyeleri, yönetmenin (terapistin) rehberliğinde sahneyi oluşturur ve roller üstlenir. Bu süreç, bireyin kendisini, ilişkilerini ve duygusal deneyimlerini anlamasını sağlar.
Temel Psikodrama Teknikleri
- Doubling (Çiftleme): Bir grup üyesi, başka bir üyenin arkasına geçerek onun iç dünyasını dışa vuracak şekilde konuşur. Bu teknik, içsel çatışmaları ve bastırılmış duyguları açığa çıkarmada oldukça etkilidir.
- Role Reversal (Rol Değiştirme): Bireyler, sahnenin ortasında rollerini değiştirir. Örneğin, bir kişi ebeveyniyle yaşadığı bir çatışmayı canlandırırken, bir anda ebeveyninin rolüne geçer. Bu teknik, empati geliştirmeyi ve farklı perspektiflerden bakabilmeyi sağlar.
- The Soliloquy (Tek Kişilik Konuşma): Sahne sonunda, protagonist içsel düşüncelerini yüksek sesle ifade eder. Bu teknik, bireyin yaşadığı farkındalığı artırarak, kendisiyle daha derin bir bağlantı kurmasını sağlar.
Psikodramanın Grup Terapisindeki Gücü
Psikodramanın en önemli özelliklerinden biri, sahnede yer almayan grup üyelerinin bile dolaylı olarak güçlü duygular ve içgörüler yaşayabilmesidir. İzleyici konumundaki üyeler, protagonistin sahnesini kendi hayatlarıyla ilişkilendirerek içsel keşifler yapar. Bu nedenle psikodrama, sadece sahnede rol alanlar için değil, tüm grup için dönüştürücü bir deneyim sunar.
Moreno’nun psikoterapiye getirdiği bu yenilikçi yaklaşım, grup içindeki sosyal etkileşimi, spontanlığı ve yaratıcı ifadeyi kullanarak, bireylerin iç dünyalarına derinlemesine bir yolculuk yapmalarına olanak tanımaktadır. Bugün bile grup psikoterapisi uygulamalarında Moreno’nun etkileri hissedilmekte ve psikodrama, özellikle travma, bağımlılık, ilişki sorunları ve kimlik gelişimi gibi birçok alanda etkili bir yöntem olarak kullanılmaktadır.
20. Yüzyılın Başlarında Grup Psikoterapisindeki Gelişmeler
Grup psikoterapisi, 20. yüzyılın başlarından itibaren yalnızca klinik bir uygulama olarak değil, aynı zamanda akademik bir ilgi alanı olarak da gelişmeye başladı. William McDougall (1908, 1920), Sigmund Freud (1921) ve diğer düşünürler, grup psikolojisi üzerine önemli çalışmalar gerçekleştirdi. Bu dönemde, psikiyatri hastanelerinde ve kliniklerde grup terapisi uygulamalarının yaygınlaştığı görülmektedir.


Psikanalizden Grup Terapisine: Trigant Burrow
- Grup Analizi ve “Şimdi ve Burada” Yaklaşımı: Trigant Burrow, Freud’un psikanalitik fikirlerini grup terapisinde uygulamaya taşıyan öncülerden biri oldu. “Grup analizi” ve “şimdi ve burada” kavramlarını ilk kez kullanan kişi olarak bilinir. Onun yaklaşımı, bireylerin grup içinde mevcut anlarına ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere odaklanarak içgörü kazanmalarını sağlamaktı.
Post-Freudyen Kuramcılar ve Grup Psikolojisi
Freud sonrası psikodinamik düşüncenin gelişimiyle birlikte, bireyin yalnızca kendi iç dünyasıyla değil, diğer insanlarla olan ilişkileriyle de şekillendiği fikri giderek güç kazandı. Bu doğrultuda, Melanie Klein, Alfred Adler ve Carl Jung gibi kuramcılar, bireyin grup içindeki etkileşimlerine ve kolektif süreçlere daha fazla ilgi göstermeye başladılar.
- Melanie Klein, özellikle nesne ilişkileri kuramı ile bireyin erken dönem ilişkilerinin grup içinde nasıl yeniden canlandığını vurguladı.
- Alfred Adler, bireylerin sosyal bağlam içinde şekillendiğini ve grup içinde daha iyi anlaşılabileceğini savundu. Onun geliştirdiği grup danışmanlığı modelleri, grup terapisine önemli bir temel sağladı.
- Carl Jung, kolektif bilinçdışı ve arketipler kavramlarıyla, bireyin grup içinde bilinçdışı bağlar kurduğunu öne sürdü. Jung’a göre, grup terapisi yalnızca bireysel travmaların iyileştirilmesiyle sınırlı kalmamalı, aynı zamanda kolektif bilinçdışıyla bağlantı kurma sürecine de katkı sağlamalıdır.
Kurt Lewin ve Grup Dinamikleri
1947’de Kurt Lewin, “grup dinamikleri” (group dynamics) terimini ortaya atan kişi olarak, grup psikolojisinin bilimsel temellerini güçlendirdi.
- Lewin’in çalışmaları, grup süreçlerinin, liderlik rollerinin ve sosyal etkileşimin nasıl işlediğini anlamaya yönelikti.
- O, bireylerin gruplar içindeki davranışlarını yalnızca bireysel özelliklerle değil, grup içi ilişkiler ve sosyal bağlamlarla açıklamak gerektiğini savundu.
- Grup psikolojisi alanındaki bu yenilikçi yaklaşım, ilerleyen yıllarda grup terapilerinin nasıl yapılandırılması gerektiğine dair önemli bir perspektif sundu.

Kurt Lewin
1947’de Kurt Lewin, “grup dinamikleri” (group dynamics) terimini ortaya atan kişi olarak, grup psikolojisinin bilimsel temellerini güçlendirdi.
Akademik İlginin Artması ve Grup Terapisinin Yaygınlaşması
Bu dönemde, grup psikoterapisine olan akademik ilgi hızla arttı ve teorik çerçeveler giderek genişledi. Psikanaliz, sosyal psikoloji ve grup dinamikleri üzerine yapılan çalışmalar, grup terapisinin daha bilimsel bir temele oturmasına katkıda bulundu. Özellikle psikanalizden grup analizine, bireysel terapiden kolektif terapötik deneyimlere geçiş süreci, grup terapisinin bugünkü modern haline ulaşmasını sağlayan temel taşları oluşturdu.
Samuel Slavson ve Grup Psikoterapisinde Eğitimin Rolü
Samuel Slavson, yalnızca bir psikoterapist değil, aynı zamanda bir mühendis, gazeteci ve öğretmendi. Farklı disiplinlerde edindiği bilgi birikimi, onun grup psikoterapisini geliştirme sürecinde yenilikçi bir bakış açısına sahip olmasını sağladı. 1919 yılında grup terapisi uygulamalarına başlayan Slavson, ilerleyen yıllarda bu alanda önemli eserler yazmış ve 1942’de Amerikan Grup Psikoterapisi Derneği’ni (AGPA) kurarak, grup psikoterapisinin kurumsallaşmasına büyük katkı sağlamıştır.
Slavson’un Grup Terapisine Yaklaşımı
Slavson’un temel inancı, bireylerin öz ifadesini artırarak ve kendilerini olduğu gibi kabul ederek daha uyumlu ve mutlu bireyler hâline gelebileceği yönündeydi. Bu nedenle, grup terapisinin sadece semptomları hafifletmekten öte, bireyin içsel potansiyelini açığa çıkarması için bir alan yaratması gerektiğini savunuyordu.
Slavson’un Grup Terapisi Modelleri
- Aktivite Grupları (Activity Groups)
- Slavson, çocuklar ve ergenler için geliştirdiği Aktivite Grupları modelinde sanat malzemeleri, oyun ve diğer yaratıcı etkinlikleri kullanarak, bireylerin kendilerini ifade etmelerini teşvik etti.
- Çocuklar ve gençler için yapılandırılmış etkinliklerin, duygularını ifade etmelerini kolaylaştırdığını ve grup içindeki sosyal bağları güçlendirdiğini gözlemledi.
- Bu model, özellikle oyun terapisi, sanat terapisi ve yaratıcı terapötik yaklaşımların gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.
- Görüşme Temelli Grup Terapisi (Interview Group Therapy)
- Slavson, ilerleyen yıllarda daha sözel ve etkileşim odaklı bir terapi modeli olan Görüşme Temelli Grup Terapisi’ni (Interview Group Therapy) geliştirdi.
- Bu yaklaşım, grup üyelerinin birbirleriyle daha açık ve dürüst konuşmalarını teşvik eden bir yapıya sahipti.
Olumlu Grup Etkileşimlerini Vurgulayan Yaklaşım
- Slavson’un grup psikoterapisinde en önemli katkılarından biri, grup üyelerinin birbirlerinin olumlu yönlerine odaklanmasını ve pozitif etkileşimler kurmasını teşvik etmesidir.
- Grup terapilerinde sıkça karşılaşılan eleştiri ve savunmacılık gibi olumsuz dinamiklerin yerine, destekleyici ve güçlendirici iletişimi koymayı amaçlamıştır.
- Olumlu geri bildirim ve kabulün, bireylerin kendilerini daha güvende hissetmelerini sağladığını ve terapi sürecine olan katılımlarını artırdığını gözlemlemiştir.
Samuel Slavson
Samuel Slavson, yalnızca bir psikoterapist değil, aynı zamanda bir mühendis, gazeteci ve öğretmendi. Farklı disiplinlerde edindiği bilgi birikimi, onun grup psikoterapisini geliştirme sürecinde yenilikçi bir bakış açısına sahip olmasını sağladı.
Slavson’un Grup Terapisindeki Etkisi
Samuel Slavson’un katkıları, grup psikoterapisinin yalnızca psikiyatrik hastalar için bir tedavi yöntemi olmanın ötesine geçmesini sağlamıştır. Onun çalışmaları, çocuklar, ergenler ve eğitsel süreçlerde grup terapisinin nasıl uygulanabileceğini göstermiştir. Ayrıca, sanat ve oyun gibi yaratıcı tekniklerin terapötik süreçlerde kullanılması fikri, günümüzde birçok terapistin benimsediği yaklaşımlar arasında yer almaktadır.
Slavson’un vurguladığı öz ifade, kendini kabul etme ve pozitif grup etkileşimleri, günümüzde de grup terapisi uygulamalarının temel taşlarından biri olmaya devam etmektedir.
II. Dünya Savaşı Sonrası Grup Psikoterapisinin Hızlı Yükselişi

II. Dünya Savaşı’nın ardından, grup psikoterapisi uygulama, teori geliştirme ve araştırma açısından büyük bir ivme kazandı. Savaşın sona ermesiyle birlikte, geri dönen askerler yalnızca fiziksel yaralarla değil, aynı zamanda derin psikolojik travmalarla da mücadele etmek zorundaydı. Aynı dönemde, savaşın etkilerini yaşayan aileler yas, kayıp ve travma ile baş etmeye çalışırken, toplumun genelinde süregelen korku ve belirsizlik hissi hâkimdi.
Bu yoğun psikolojik ihtiyaç, var olan bireysel terapi sistemlerinin kapasitesini aşıyordu. Psikolojik hizmetlere olan talep, mevcut sağlık sistemlerinin karşılayabileceğinden çok daha fazlaydı. Bu nedenle, psikologlar ve psikiyatristler, daha fazla kişiye aynı anda destek sunabilecek grup terapisi yöntemlerine yönelmeye başladılar.
Grup Terapisinin O Dönemde Öne Çıkan Faydaları
II. Dünya Savaşı sonrası dönemde grup terapisi, bireylere şu açılardan büyük katkılar sundu:
- Benzer deneyimleri paylaşan insanlarla bağ kurma fırsatı sunması
- Farklı kişilerden geri bildirim ve öneri alabilme olanağı
- Kendi kırılganlığını grup içinde deneyimleme ve kabul etme süreci
- Başka insanlara destek vererek güçlenme hissi kazanma
Bu süreçte, grup psikoterapisinin yalnızca bir terapi yöntemi olmaktan çıkıp, toplumsal iyileşme aracı hâline geldiği görülmektedir.
S. H. Foulkes ve Grup Analizi
Bu dönemde grup psikoterapisine yön veren en önemli isimlerden biri S. H. Foulkes oldu. Foulkes, grup analizi (group analysis) kavramını geliştirerek, grup içindeki etkileşimleri bireysel terapinin ötesinde bir araç olarak kullanmaya başladı.
- Grup Terapisini Kişilerarası Bir Süreç Olarak Görmesi: Foulkes’e göre, grup terapisi bireysel terapiden farklı olarak bir ağ sistemi oluşturur. Grup üyeleri yalnızca terapistten değil, birbirlerinden de öğrenir ve dönüşüm geçirir.
- Grubu Kolektif Bir Bilinç Olarak Görmesi: Grup, tıpkı bireysel bilinç gibi, kendi dinamiklerine ve bilinçdışı süreçlerine sahip bir sistem olarak işlev görür.
- “Ayna Fonksiyonu” ve Kişisel Keşif: Grup içindeki diğer bireyler, katılımcılar için psikolojik bir ayna görevi görür. İnsanlar, başkalarının hikâyeleri aracılığıyla kendi iç dünyalarını daha iyi anlama fırsatı bulurlar.
Wilfred Bion ve Grup Dinamikleri
Grup psikoterapisinin gelişiminde büyük bir etkisi olan bir diğer isim ise Wilfred Bion’dur. Bion, grup süreçlerini anlamaya yönelik derinlemesine analizler yaparak, grup içindeki bilinçdışı dinamiklere odaklanan bir model geliştirdi.
- Temel Varsayımlar Kuramı: Bion, grupların işlevsel (çalışan) düzeyde olabileceği gibi, aynı zamanda bilinçdışı kolektif kaygılarla hareket eden temel varsayımlar düzeyine de geçebileceğini öne sürdü. Ona göre gruplar bazen rasyonel bir şekilde çalışırken, bazen de bilinçdışı duyguların yönlendirdiği kaotik ve irrasyonel dinamiklere kapılabilirler.
- Grup İçinde Direnç ve Savunma Mekanizmaları: Bion, grup içinde üyelerin bilinçdışı olarak savunmalar geliştirdiğini ve lider figürüne yönelik çeşitli aktarım süreçlerinin yaşandığını gözlemledi.
- Terapistin “Bilgisizliği” (Not Knowing Stance): Ona göre, grup terapistinin her şeyi bilen biri gibi davranması değil, grubun kolektif bilgeliğinin açığa çıkmasına izin veren bir kolaylaştırıcı olması gerekiyordu.
Savaş Sonrası Dönemde Grup Terapisinin Yaygınlaşması
Savaş sonrası dönemde, grup terapisi hızla yaygınlaşarak yalnızca askerlerin rehabilitasyonu için değil, travma, yas, depresyon, kaygı ve diğer psikolojik sorunlarla başa çıkmada kullanılan bir yöntem hâline geldi.
Bu dönemde geliştirilen kuramsal çerçeveler, günümüzde grup terapilerinin nasıl yapılandırıldığına dair birçok temel prensibi belirlemiştir. Özellikle Bion’un grup dinamikleri modeli ve Foulkes’in grup analizi yöntemi, modern grup terapilerinin dayandığı en önemli teorik temeller arasında yer almaktadır.
S. H. Foulkes ve Grup Analizi: Grubu Bir Bütün Olarak Görmek
S. H. Foulkes, grup analizinin kurucusu olarak kabul edilen Alman asıllı bir psikiyatristtir. Psikanalitik geleneğin önemli isimleri olan Helene Deutsch ve Wilhelm Reich ile çalışmış, ayrıca Frankfurt Sosyoloji Enstitüsü’nde dönemin önemli düşünürleriyle akademik paylaşımlarda bulunmuştur.


Grup psikoterapisine getirdiği yenilikçi bakış açısı, onun yalnızca bir grup terapisti değil, aynı zamanda grup içindeki dinamik süreçleri derinlemesine inceleyen bir teorisyen olmasını sağlamıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Northfield Hastanesi’ndeki çalışmaları, grup analizinin temel kavramlarının oluşmasına öncülük etmiştir.
Foulkes’in Grup Terapisine Katkıları
1. Savaş Öncesi Psikanalitik Grup Çalışmaları
- Foulkes, savaş öncesinde özel muayenehanesinde psikanalitik grup terapileri düzenledi.
- O dönemde grup terapisi henüz yaygın bir uygulama olmamakla birlikte, bireysel psikanalitik süreçlerin grup içinde nasıl çalıştığını anlamaya yönelik deneysel uygulamalar yaptı.
2. Northfield Hastanesi ve Grup Terapisinin Kurumsallaşması
- II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Northfield Hastanesi’nde askerlerin ve ailelerinin ruh sağlığı ihtiyaçlarına yönelik çalışmalar yürüttü.
- Burada geliştirdiği grup terapisi modeli, bireysel terapinin ötesine geçerek grubu bir bütün olarak anlamaya dayalı bir yaklaşımı benimsedi.
- Askerlerin travma sonrası iyileşme sürecinde grup içindeki etkileşimlerin kritik bir rol oynadığını fark etti.
3. Grup-Genel Olarak (Group-as-a-Whole) Yaklaşımı
Foulkes’e göre bir grup, yalnızca bireylerin toplamından ibaret değildir; aksine, grup kendi içinde bir bütün olarak işlev görür. Bu düşünce, onun geliştirdiği “group-as-a-whole” (grup-genel olarak) yaklaşımının temelini oluşturur.
- Grup, bireylerin toplamından daha büyük bir yapıdır.
- Her grup, kendine özgü bir ritme, beklentiye, savunma mekanizmalarına ve çalışma tarzına sahiptir.
- Grup üyelerinin bireysel süreçlerinin yanı sıra, grup içindeki kolektif süreçler de büyük önem taşır.
Bu yaklaşım, grup dinamiklerinin yalnızca bireysel aktarım ve savunma mekanizmaları ile değil, kolektif bilinçdışı ve ortak psikolojik temalar üzerinden şekillendiğini öne sürer.
4. Grup Seçim Kriterleri ve Çoklu Aktarım
- Foulkes, grup terapisinde kimlerin birlikte çalışabileceğine dair seçim kriterleri belirledi.
- Grup terapilerinde, bireylerin yalnızca terapiste değil, birbirlerine karşı da aktarım (transference) geliştirdiğini gözlemledi.
- Grup içindeki etkileşimlerin, bireysel terapilerdeki tek yönlü aktarımlardan farklı olarak, çok yönlü ve dinamik bir yapıya sahip olduğunu ortaya koydu.
- Grup üyelerinin birbirlerine verdiği tepkileri inceleyerek, bireylerin grup içindeki seçimlerini ve davranışlarını sorgulamalarına olanak sağladı.
5. Grup Terapisinde “Lider” Yerine “Orkestra Şefi” Kavramı
Foulkes, “grup lideri” teriminin otoriter bir çağrışım yaptığını düşündüğü için, kendisini “conductor” (orkestra şefi) olarak tanımlamayı tercih etti.
- II. Dünya Savaşı’nın yarattığı otoriter ve yıkıcı lider figürlerinden kaçınmak amacıyla, grup terapistinin yalnızca yöneten biri değil, grup içinde dengeyi sağlayan ve süreci yönlendiren bir kolaylaştırıcı olması gerektiğini savundu.
- Ona göre terapist, katı bir lider olmaktan ziyade, grup içindeki kolektif sürecin şekillenmesine yardımcı olan bir rehber olmalıydı.
Foulkes’in Grup Terapisindeki Kalıcı Mirası
S. H. Foulkes’in geliştirdiği grup analizi yaklaşımı, modern grup terapisi uygulamalarına önemli bir teorik temel sağlamıştır. Bugün hala grup terapisi çalışmalarında:
- Grubun bir bütün olarak ele alınması
- Grup içindeki çoklu aktarım süreçlerinin incelenmesi
- Grup üyelerinin birbirleriyle kurdukları etkileşimlerin analiz edilmesi
gibi kavramlar, Foulkes’in ortaya koyduğu temel prensipler doğrultusunda değerlendirilmektedir.
Onun grup terapisindeki vizyonu, bireysel terapilerin ötesine geçerek, insan ilişkilerinin ve kolektif psikolojik süreçlerin anlaşılmasını sağlayan bir model oluşturmuştur. Bu yönüyle, Foulkes’in katkıları grup terapisi tarihinin en önemli yapı taşlarından biri olarak kabul edilir.
Bilişsel Davranışçı Grup Psikoterapisinin Kökenleri
1960’ların başlarında psikanaliz klinik ortamda hala popülerliğini koruyordu. Ancak akademik dünyada, davranışçılık ve öğrenme kuramları, psikanalizden daha fazla ilgi ve kabul görmeye başlamıştı. Psikoloji, bilimsel bir disiplin olarak daha fazla güvenilirlik ve meşruiyet kazanma çabası içindeydi. Gözlemlenebilir ve ölçülebilir davranış değişiklikleri, bilimsel olarak daha kolay araştırılabildiği için davranışçılık giderek daha fazla ön plana çıktı.
Psikoloji laboratuvarlarında, öğrenciler uyaranların belirli davranışlarla nasıl ilişkilendirilebileceğini öğreniyor, hayvan araştırmalarında öğrenme ve koşullanma süreçleri inceleniyordu. Bu yaklaşım, dönemin mantıksal pozitivist ruhuna (Zeitgeist) uygun bir şekilde, bilimin ilerleyerek daha iyi bir gelecek yaratacağı fikrini destekliyordu.
Psikanalize Yönelik Eleştiriler ve Davranışçılığın Yükselişi
Psikanalitik yaklaşımlar giderek daha fazla eleştirilmeye başlandı. Bu eleştiriler şunları içeriyordu:
- Çok soyut ve teorik olması: Bilimsel olarak test edilmesi zor olan bilinçdışı süreçlere dayanıyordu.
- Empirik araştırmalara dayanmasının zor olması: Psikanalitik kavramların deneysel olarak incelenmesi neredeyse imkansızdı.
- Genel toplum için rahatsız edici olması: Psikanalitik teoriler, özellikle Freud’un cinsellik ve bilinçdışı dürtülerle ilgili fikirleri, halk için kabul edilmesi zor ve rahatsız edici bulunabiliyordu.
Bu süreçte, Ivan Pavlov ve John Watson’ın klasik davranışçı yaklaşımları yeniden popüler hale geldi. Davranışçılık, özellikle B. F. Skinner ve Joseph Wolpe’nin çalışmalarıyla akademik dünyada tekrar ön plana çıktı.
- B. F. Skinner, edimsel koşullanma (operant conditioning) kavramını geliştirerek, insanların ödül ve ceza yoluyla nasıl öğrenebileceğini bilimsel olarak açıklamaya çalıştı.
- Joseph Wolpe, sistematik duyarsızlaştırma (systematic desensitization) tekniğini geliştirerek, korku ve kaygıyı azaltmaya yönelik etkili bir yöntem sundu.

Bu çalışmalar, grup terapilerinde de davranış değişikliğine odaklanan yeni modellerin geliştirilmesini sağladı.
Bilişsel Devrim ve Bilişsel Davranışçı Terapiye Geçiş
Davranışçılığın yükselişiyle birlikte, yalnızca dışsal davranışlar değil, insanların düşünce süreçlerinin de terapi sürecinde önemli bir rol oynadığı fikri yaygınlaşmaya başladı. Albert Ellis ve Aaron Beck, psikoterapi dünyasına yeni bir yön veren bilişsel devrimi başlattılar.
- Albert Ellis, Akılcı Duygusal Davranış Terapisi (Rational Emotive Behavior Therapy – REBT) ile insanların irrasyonel düşüncelerini değiştirebileceğini öne sürdü.
- Aaron Beck, Bilişsel Terapiyi geliştirerek, depresyon ve kaygı bozuklukları gibi durumlarda olumsuz otomatik düşüncelerin nasıl değiştirilebileceğini gösterdi.

B. F. Skinner, edimsel koşullanma (operant conditioning) kavramını geliştirerek, insanların ödül ve ceza yoluyla nasıl öğrenebileceğini bilimsel olarak açıklamaya çalıştı.
Bu bilişsel yaklaşımlar, grup terapilerinde de hızla yer buldu. Bilişsel Davranışçı Grup Terapisi (CBGT), bireylerin yalnızca davranışlarını değil, düşünce kalıplarını da değiştirmeye yönelik bir yaklaşım sundu.
Bilişsel Davranışçı Grup Terapisinin Ortaya Çıkışı
Bilişsel ve davranışçı yaklaşımlar, grup terapisi ile birleşerek bilişsel davranışçı grup terapisi (CBGT) adı altında yeni bir terapi biçimi oluşturdu.
- Ölçülebilir ve yapılandırılmış olması, bilimsel araştırmalara uygun hale getirdi.
- Kısa süreli ve hedef odaklı olması, terapi sürecini daha verimli kıldı.
- Bilişsel yeniden yapılandırma teknikleri, bireylerin grup ortamında birbirlerinden öğrenmelerini sağladı.
Bilişsel davranışçı grup terapisi, günümüzde anksiyete, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk (OKB), travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi birçok klinik durumda etkili bir yaklaşım olarak kullanılmaktadır.
1960’larda akademik psikolojide yaşanan bu dönüşüm, grup terapilerinin yalnızca dinamik ve psikanalitik bir alan olmanın ötesine geçerek, daha yapılandırılmış ve kanıta dayalı bir yaklaşım haline gelmesine yol açmıştır.
Bilişsel Davranışçı Grup Psikoterapisinin Temelleri
Bilişsel davranışçı grup terapisi (CBGT), davranışçı ve bilişsel kuramların birleşimiyle ortaya çıkmış, psikoterapi alanında devrim yaratan bir yaklaşımdır. Davranışçılığın ölçülebilir ve yapılandırılmış müdahale teknikleri ile bilişsel terapinin düşünce süreçlerine odaklanan stratejileri bir araya gelerek, grup terapisinde daha etkili ve hedef odaklı bir model oluşturmuştur.
Davranışsal Temeller
1. B. F. Skinner ve Edimsel Koşullanma
B. F. Skinner, edimsel koşullanma (operant conditioning) kuramının öncüsüdür. Bu teoriye göre, davranışlar ödül ve ceza yoluyla şekillendirilebilir.
- Skinner, belirli davranışların sonuçlarıyla kontrol edilebileceğini ve değiştirilip geliştirilebileceğini öne sürdü.
- Psikolojiyi daha bilimsel ve ölçülebilir bir hale getirdiği için, davranışçı yaklaşım büyük bir ilgi gördü.
- Davranışsal grup terapileri, ödüllendirme ve pekiştirme mekanizmalarını kullanarak, özellikle bağımlılık tedavisi, çocuk ve ergen terapileri gibi alanlarda büyük başarı sağladı.
Ancak Skinner’ın insan davranışını büyük ölçüde hayvan araştırmalarından genellemesi, bazı çevrelerce indirgemeci ve insan doğasını fazla mekanik gören bir yaklaşım olarak eleştirildi.
2. Joseph Wolpe ve Sistematik Duyarsızlaştırma
Joseph Wolpe, kaygı ve travmaya yönelik davranışsal müdahalelerin temelini atan isimlerden biridir.
- Karşıt tepki oluşturma (reciprocal inhibition) prensibini geliştirerek, anksiyete yaratan durumların sistematik olarak nasıl ortadan kaldırılabileceğini gösterdi.
- Sistematik duyarsızlaştırma (systematic desensitization) yöntemiyle, bireylerin korkularını aşmalarına yardımcı oldu.
- II. Dünya Savaşı’ndan dönen askerlerin travmatik anılara verdiği tepkileri değiştirmek için bu yöntemi kullandı.
Bu teknik, günümüzde özellikle fobiler, kaygı bozuklukları ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır.
Bilişsel Temeller
1. Albert Ellis ve Akılcı Duygusal Davranış Terapisi (REBT)
Albert Ellis, bilişsel terapinin öncülerinden biri olarak Akılcı Duygusal Davranış Terapisi (Rational Emotive Behavioral Therapy – REBT) modelini geliştirdi.
- Ellis’e göre, insanların sıkıntılarının kaynağı yaşadıkları olaylar değil, bu olaylar hakkındaki irrasyonel inançlarıdır.
- Özellikle “mutlak düşünce kalıplarının” psikolojik sıkıntılara yol açtığını öne sürdü (örn. “Herkesin beni mükemmel bulması gerekiyor, aksi takdirde değersizim”).
Ellis’in geliştirdiği ABC Modeli, bilişsel terapinin en temel yapılarından biridir:
- A – Tetikleyici Olay (Activating Event): Kişinin belirli bir olay veya durum karşısında hissettiği duygular ve düşünceler.
- B – İnançlar (Beliefs): Kişinin olay hakkında sahip olduğu bireysel, genellikle irrasyonel veya çarpıtılmış inançlar.
- C – Sonuçlar (Consequences): İnançların kişinin duygusal ve davranışsal tepkileri üzerindeki etkileri.
Ellis, bilişsel terapilerde grup ortamının irrasyonel inançları sorgulama ve değiştirme sürecini hızlandırabileceğini düşünerek, grup terapi modellerinde bu yaklaşımı kullandı.
2. Aaron Beck ve Bilişsel Terapi
Aaron Beck, bilişsel terapinin modern anlamda kurucusu olarak kabul edilir ve özellikle depresyon ve kaygı bozukluklarında devrim niteliğinde bir model geliştirdi.
- Beck, Freud’un bireyin içsel çatışmaları ve agresif dürtülerle depresyona girdiği fikrine karşı çıkarak, depresyonun temelinde kişinin kendisi, dünya ve gelecekle ilgili otomatik olumsuz düşüncelerinin (negative automatic thoughts) yattığını öne sürdü.
- Bu düşünce yapıları kendi kendini sürdüren bir döngü yaratır ve bilişsel çarpıtmalarla daha da pekişir.
Beck’in Tanımladığı Bilişsel Çarpıtmalar
- Keyfi Çıkarsama (Arbitrary Inference) – Destekleyici kanıt olmadan ya da kanıtlar aksi yöndeyken yanlış sonuçlara varmak.
- Seçici Soyutlama (Selective Abstraction) – Bir durumun yalnızca olumsuz yönlerine odaklanmak, bağlamdan kopuk değerlendirme yapmak.
- Aşırı Genelleme (Overgeneralization) – Tek bir olaydan yola çıkarak tüm yaşantılar hakkında genelleme yapmak.
- Büyütme ve Küçültme (Magnification/Minimization) – Olumlu veya olumsuz olayları gerçekte olduğundan daha büyük veya küçük görmek.
- Kişiselleştirme (Personalization) – Kendisiyle ilgisi olmayan olayları kişisel almak.
- İkili (Dikotomik) Düşünme (Dichotomous Thinking) – Olayları “ya hep ya hiç” şeklinde iki uçta değerlendirmek.
Beck, bilişsel terapinin grup terapisi formatında nasıl uygulanabileceğini geliştirdi ve bilişsel terapilerin grup ortamında daha etkili olabileceğini gösterdi.
- Grup üyeleri birbirlerinin bilişsel çarpıtmalarını fark etmelerine yardımcı olabilir.
- Gerçeklik testi yapma (reality testing) süreci grup içinde daha etkili olabilir.
- Düşünce kalıplarıyla ilgili geri bildirimler grup içinde daha çeşitli olabilir.
Bilişsel Davranışçı Grup Terapisinin Önemi
Bilişsel terapinin davranışçı yaklaşımlarla birleşmesi, bilişsel davranışçı grup terapilerinin (CBGT) doğmasına neden olmuştur.
- Hedef odaklı ve yapılandırılmıştır: Grup seansları belirli konulara ve değişim hedeflerine yöneliktir.
- Ölçülebilir ve bilimsel temellidir: Davranışsal müdahaleler gibi bilişsel terapi teknikleri de ölçülebilir etkilere sahiptir.
- Süreç odaklıdır: Katılımcılar, düşünce kalıplarını fark edip değiştirmeye yönelik pratik yapma fırsatı bulur.
- Etkileşim ve destek mekanizması sunar: Grup içindeki etkileşim, bireylerin kendilerini ve başkalarını anlamalarına yardımcı olur.
Beck’in ve Ellis’in yaklaşımları günümüzde depresyon, anksiyete, obsesif kompulsif bozukluk (OKB), fobiler ve TSSB gibi birçok rahatsızlığın grup terapilerinde uygulanmaktadır.
Grup Terapilerinde Bilişsel Davranışçı Modelin Gücü
Bilişsel davranışçı grup terapileri, bilişsel farkındalığı artırarak ve davranış değişimini teşvik ederek psikolojik iyileşme sürecini hızlandırır. Skinner ve Wolpe’nin davranışsal temelleri, Ellis ve Beck’in bilişsel müdahaleleriyle birleşerek, grup psikoterapisinde daha yapılandırılmış, hedef odaklı ve bilimsel temele dayalı bir yöntem oluşturmuştur.
Bu model, günümüzde hem klinik hem de akademik alanda en yaygın kullanılan grup terapisi yaklaşımlarından biri olmaya devam etmektedir.
No responses yet