Kendimizi Anlamaya Giden Derin Yol: Psikanaliz

Bölüm 1: Akıl Dışının İçinden Bize Bakan Soru

Felsefe, klasik metafizikçilerin de söylediği gibi, hayretle başlar: “Neden hiçbir şey yerine bir şey var?” sorusuyla. Psikanaliz de hayretle başlar; ama bu hayretin yönü farklıdır. Daha varoluşsal, daha antropolojik bir hayrettir bu: “İnsan neden bu kadar karmaşık, bu kadar dağınık, bu kadar akıl dışı bir varlıktır?” Dahası, neden insan kendine bile bu kadar yabancıdır?

Mesela, neden bazı insanlar—ya da belki de çoğumuz—ısrarla kendimizi sosyal ya da mesleki grupların dışında buluruz? Üstelik bu durumun nedenini sezsek bile: “Beni reddetmelerinden önce ben onları reddedeyim,” desek bile, neden bu döngüyü sürekli tekrarlarız? İşte psikanalitik düşünce tam da bu türden tekrarların, bilinçdışının derinliklerinde nasıl bir örgüye sahip olduğunu anlamaya çalışır.

Elbette, insan davranışlarının anlaşılamazlığına duyulan hayret yeni bir şey değil. Ancak bugün, özellikle son yılların kaotik dünyasında, bu hayret çok daha yakıcı bir şekilde önümüze çıkıyor. Sadece bireysel düzeyde değil; toplumsal ve siyasal düzeyde de. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşananlar örnek olabilir: Kamu sağlığı önlemlerine karşı silahlı protestolar; siyah bedene yönelik sistematik polis şiddeti; 2020 seçim sonuçlarına dair fantastik komplo teorilerine kitlesel inanç; kendi parlamentosuna saldıran vatandaşlar… Ve tüm bunların üzerine eklenen insan eliyle hızlandırılmış iklim felaketi.

Tüm bu olup bitenlerin ardından, insan neden bu kadar akıl dışı davranır diye sormak, sadece felsefi bir soru değil; aynı zamanda klinik, varoluşsal ve hatta ahlaki bir sorudur. İşte psikanaliz bu sorulara sıradanın ötesinde, daha derin bir cevap vermeye aday bir yaklaşımdır.

Bölüm 2: Akıldışının Anatomisi ve Psikanalizin Eşsiz Yolu

İnsanın kendi akıldışılığını anlamaya çalışması, bugüne dek birçok disiplinin ilgisini çekti. Ancak bu sorunun üzerine en derinlemesine ve radikal biçimde eğilen yaklaşımın psikanaliz olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Filozof Sebastian Gardner’ın da belirttiği gibi, psikanaliz, şimdiye kadar irrasyonaliteyi en gelişmiş biçimde kavrayan insan uğraşıdır.

Ama bir soru akla gelebilir: Davranışsal ekonomi ya da sosyal psikoloji gibi alanlar da irrasyonel davranışları açıklamıyor mu? Elbette bu alanların sunduğu bulgular değerli ve aydınlatıcıdır. Ancak bu disiplinler, irrasyonaliteyi daha çok karar verme hataları, bilişsel çarpıtmalar ya da alışkanlıklar düzeyinde ele alır. Yani irrasyonel kararlar veririz çünkü dikkatimiz dağılır, bilgiye yanlış öncelik veririz ya da geçmiş deneyimlerimiz bizi yanıltır.

Oysa psikanaliz için irrasyonalite, sadece bir dizi tutarsız karardan ibaret değildir. Jonathan Lear‘ın Open Minded adlı eserinde ifade ettiği gibi:

“Psikanalitik bakış açısından irrasyonalite, bazen aklı parçalayan, onu altüst eden anlaşılmaz bir istiladır. Bazen de deliliğin içindeki bir yöntemdir.”

İşte bu yüzden, irrasyonaliteyi salt “düzeltilecek” bir sorun değil, insan ruhsallığının temel bir bileşeni olarak gören psikanalize yönelmek hâlâ anlamlıdır.

Ne var ki, bu irrasyonaliteye odaklanma, psikanalizin felsefeyle ilişkisinde hep bir gerilim yaratmıştır. Çünkü felsefe –özellikle analitik gelenekte– kendisini genellikle aklın ve tutarlılığın kalesi olarak görür. Bu nedenle, psikanalizin “akıl dışı olanı” merkezine alan yapısı, filozofların bir kısmı tarafından kuşku ve mesafeyle karşılanmıştır.

Her ne kadar Kıta Avrupası geleneğinden gelen filozoflar psikanalize daha ılımlı yaklaşsa da, psikanalize yönelik eleştiriler hem analitik hem kıta felsefesinde yankı bulur. Başlangıçta farklı yerlerden gelen bu eleştiriler, ilginç biçimde, zamanla birbirine yaklaşır.

Bölüm 3: Bilim mi Değil mi? Popper’ın Eleştirisi ve Freud’un Cevabı

Psikanalize yönelik en temel eleştirilerden biri, özellikle analitik felsefe geleneği içerisinden gelir ve bu eleştirinin başını filozof Karl Popper çeker. Popper’a göre, psikanaliz, iddialarının doğası gereği yanlışlanamaz (falsifiable değildir) ve bu nedenle bilimsel bir kuram olarak değerlendirilemez.

Popper’ın bilim anlayışı nettir: Bilimsel bir kuram, geleceğe dönük öngörülerde bulunmalı ve bu öngörüler deneysel olarak test edilebilir olmalıdır. Dahası, eğer test sonuçları bu öngörüleri çürütüyorsa, kuramın da yanlışlanabilir olması gerekir.

Oysa Popper’a göre psikanaliz, insan davranışlarını açıklarken –ister küçük bir dil sürçmesi, ister rüyalar gibi opak deneyimler, isterse görünüşte sıradan davranışlar olsun– hep bilinçdışı güdülere başvurur. Bu güdüler ise hem gözlemlenemez, hem de kişinin kendi erişimine kapalıdır.

Böyle olunca da, teori neredeyse her veriyi, her çelişkiyi içine alabilecek bir esneklik kazanır. Eğer her karşıt durum teori içinde bir şekilde açıklanabiliyorsa, o teori artık çürütülemez hale gelir ve bilimsel olmaktan çıkar. Popper bu durumu şöyle özetler:

“Eğer her olası çelişki ‘gizli bir anlam’a bağlanarak açıklanabiliyorsa, teori kendini her türlü yanlışlamaya karşı bağışıklamış demektir.”

Ancak şunu da kabul etmek gerekir: Bu eleştiri, ancak psikanalizin bilimsel bir kuram olduğunu savunuyorsak anlamlıdır. Oysa psikanalizi bilimsel statüsü üzerinden değerlendirmek zorunda olmadığımızı birazdan göreceğiz. Yine de tarihsel bağlam açısından şunu unutmamak gerekir: Freud, psikanalizin bilimsel bir kuram olduğunu iddia etmekte oldukça ısrarcıydı.

İlginç bir şekilde, Freud Popper’ın bu eleştirisinin farkındaydı ve geç dönem çalışmalarından biri olan “Analizde İnşalar” başlıklı makalesinde bu konuya doğrudan yanıt vermişti. Freud, burada psikanalitik yorumların doğasını şu çarpıcı cümleyle tanımlar:

“Bir hastaya yorum sunduğumuzda, ünlü ‘Yazı gelirse ben kazanırım, tura gelirse sen kaybedersin’ ilkesine göre hareket ediyoruz. Hasta bizimle hemfikir olursa yorum doğrudur; karşı çıkarsa, bu yalnızca direncinin bir göstergesidir – ki bu da bizim haklı olduğumuzu kanıtlar.”

Bu çifte kazanma durumu, psikanalizin dışarıdan gelen eleştirilere neden bu kadar kapalı olduğu yönündeki görüşü besler. Ama Freud’un buna vereceği cevabın tamamı henüz burada bitmiyor…

Bölüm 4: Psikanalizde Doğruluğun Ölçütü: Arkeoloji, İnşa ve Dönüşüm

Freud, Popper’ın “yazı gelirse ben kazanırım, tura gelirse sen kaybedersin” eleştirisine doğrudan bir yanıt verirken, öncelikle şunu hatırlatır:
Psikanalizin amacı, bastırılmış malzemeyi gün yüzüne çıkararak nevrotik semptomları hafifletmektir.

Bu bastırılmış malzeme kendini doğrudan göstermez. Ancak ipuçları bırakır:

  • Rüyalarda,
  • Serbest çağrışımlarda,
  • Ve analiz sürecinde terapiste yönelen duygusal tekrar örüntülerinde.

Analistin görevi, bu kırık dökük parçaları birleştirerek unutulmuş olanı yeniden kurmaktır. Freud bu süreci, bir arkeoloğun yıkılmış bir uygarlığın kalıntılarını inceleyerek tarihini, kültürünü ve yaşam biçimini yeniden inşa etmesine benzetir. Ancak psikanalistin farkı, bu “uygarlık kalıntılarını” hâlâ canlı ve nefes alan bir insanla birlikte çalışarak anlamaya çalışmasıdır.

Peki ama, analistin sunduğu bu “inşa” doğru mu? Ya da şöyle soralım:
Bir psikanalitik yorumun doğruluğu nasıl anlaşılır?
Yoksa her yorum bir tür “kazanan hep analisttir” oyununa mı dönüşür?

Freud’a göre cevap daha karmaşıktır. Ne analizanın “evet”i, ne de “hayır”ı başlı başına anlamlıdır.

  • “Hayır” bir direnç belirtisi olabilir, dolayısıyla yüzeyde bir reddediş olsa da aslında örtük bir onay taşıyabilir.
  • Ama “evet” de her zaman samimi değildir; yüzeysel olabilir, ya da daha derin bir gerçeği perdeleyen savunmacı bir kabul olabilir.

Yani ne “evet” ne de “hayır” kendi başına yeterlidir. Freud’a göre bir yorumun değeri ancak analizin sonraki seyriyle anlaşılır.

  • Gerçek bir “evet” varsa, bu yeni anılarla, rüyalarla ya da çağrışımlarla pekişir ve derinleşir.
  • Gerçek bir “hayır” ise, zamanla ortaya çıkan bir dil sürçmesiyle, rüya içeriğiyle ya da duygusal çöküşle kendini ele verir.

Bu nedenle, psikanalitik anlamda kanıt, matematiksel ya da deneysel değil; dönüştürücüdür.

  • Nevrotik belirtilerin azalması,
  • Kişinin yaşam enerjisinin yeniden canlanması,
  • Ve özgürlüğünün artması…

İşte bu etkiler, yorumun doğruluğunu gösteren asıl ölçütlerdir.

Kısacası, psikanalizde hakikat bir teorinin doğrulanması değil, bir öznenin dönüşümüdür.

Bölüm 5: Bilim Olmasa da Anlamlı: Psikanalizin Dönüştürücü Gerçekliği

Uygulamada bakıldığında, bir psikanalitik yorumun ya da inşanın yanlış olduğunu anlamanın da bir yolu vardır: Eğer yorum analizanda hiçbir değişim yaratmıyorsa, bu yorum işlevsizdir.

Freud’un ifadesiyle:

“Eğer analizanda söylenen şeyin ardından hiçbir şey olmamış gibi bir hâl varsa, o zaman yorum etkisizdir.”

Yani yorumun doğruluğu veya yanlışlığı, ne analistin ne de analizanın doğrudan söylemlerine dayanır; bu ancak tedavi sürecinde yaratılan dönüşümle anlaşılır.

Jonathan Lear, psikanalizin daha kökten bir şekilde çürütülmesinin dahi mümkün olduğunu söyler:

“Eğer insanlar her zaman ve her yerde rasyonel, şeffaf ve kolayca açıklanabilir şekillerde davransaydı, psikanalizi gereksiz ve anlamsız bir kuram olarak kolayca bir kenara atabilirdik.
Ancak insanlar öyle davranmaz. Aksine, kendilerine ve başkalarına acı veren, tuhaf, akıl dışı ve kendi kendilerine bile anlaşılmaz biçimde davranırlar. İşte bu yüzden psikanaliz hâlâ dikkate değerdir.”

Tüm bu argümanlar ikna edici olsa da, Amy Allen’ın temel tezi şudur:
Psikanalizi bir bilim gibi anlamaya çalışmak, onu anlamamıza engel olabilir.

Evet, psikanaliz klinik uygulamayla iç içedir ve ondan beslenir. Ancak kuramsal düzeyde amacı insan doğasına dair evrensel yasalar keşfetmek değildir. Hedefi, insan deneyiminin anlamını ve yorumunu araştırmaktır.

Aynı şekilde, uygulamada da amaç, analistin geleceği daha iyi tahmin etmesi değil; analizanın kendisiyle, dünyayla ve başkalarıyla olan ilişkisinde bir dönüşüm yaşamasına yardımcı olmaktır.

Bu nedenle, “psikanaliz bilim değildir” demek, onun anlamsız ya da değersiz olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, psikanalizin zihne dair felsefi değeri, onun bilimsel olup olmamasına bağlı değildir.

Bölüm 6: Aynı Amaca mı Yönelirler? Psikanaliz, BDT ve Nörobilim Arasındaki Ayrım

Popper’ın izinden giden çağdaş eleştirmenler, psikanalizin artık klinik olarak geçerliliğini yitirdiğini ya da ampirik olarak çürütüldüğünü öne sürebilir. Onlara göre, zihne dair bir kuram geliştirmek isteyen bir filozofun psikanalize yönelmesi, bir kozmoloji geliştirmek için astrolojiye başvurmasından farksızdır.

Ama gerçekten öyle mi? Psikanaliz, bilişsel davranışçı terapi (BDT) ya da psikofarmakoloji gibi modern müdahalelerle yerinden mi edildi?

Bu iddiayı savunmak, önemli bir varsayıma dayanır: Psikanaliz ile BDT ve psikofarmakoloji aynı amacı güdüyordur ve sadece araçları farklıdır.

Oysa Jonathan Lear’ın da belirttiği gibi, bu büyük bir yanlış anlamadır.
Evet, her üç yaklaşım da psikolojik acıyı azaltmayı hedefler.
Ancak psikanalizin hedefi bu ortak hedefin ötesindedir:

“Psikanaliz, neyin hedef alınması gerektiğine dair daha açık, ama aynı zamanda daha yaratıcı ve esnek bir anlayış geliştirmemize yardımcı olur.”

Bu ifade aslında çok temel bir noktaya işaret eder:
Psikanaliz, “iyi yaşam” sorusunu merkeze alan felsefi bir arayıştır.
Dolayısıyla CBT ya da ilaç tedavisi gibi yöntemlerin, bu soruya daha iyi (ya da daha kötü) cevaplar sunduğunu söylemek, bir “kategorik hata”dır.
Çünkü onlar bu soruyu sormaz bile.

Psikanaliz, en temelde bilinçdışı anlamların yorumu üzerine kuruluysa, o zaman onu ampirik olarak çürütmek de kolay kolay mümkün değildir.

Psikanalizi nörobilimle çürütmeye çalışmak, şiiri beynin hangi bölgesinin çalıştığını göstererek “yanlışlamak” gibidir.
Elbette nörobilim bize şiir okurken beynin hangi bölgesinin aktifleştiğini gösterebilir.
Ama bu, şiirin içeriğini, anlamını ya da varoluşsal etkisini geçersiz kılmaz.

Aynı şekilde, nörobilim psikanalizi ne doğrulayabilir ne de çürütebilir. En iyi ihtimalle, bu iki alan zihne dair birbirini tamamlayan ve zenginleştiren iki bakış açısı sunabilir.

Bölüm 7: Foucault’nun Gölgesinde Psikanaliz: Dışlayıcı mı, Devrimci mi?

Kıta felsefesi geleneğinden gelen en önemli psikanaliz eleştirilerinden biri, Michel Foucault’nun iddiasına dayanır:
Psikanaliz, ahlaki dışlamanın, disipliner kontrolün ve cinsel normlaştırmanın bir aracı haline gelmiştir.

Bu eleştirinin arka planı kişisel ve tarihsel olarak güçlüdür. Foucault, gençliğinde hem psikoloji hem felsefe eğitimi almış, 1950’lerde Paris’te bir akıl hastanesinde araştırma yapmış ve Freud’un psikiyatri üzerindeki etkisinin zirvede olduğu döneme tanıklık etmiştir. Üstelik, Eribon’un biyografisinde de belirtildiği gibi, Foucault, Katolik ve muhafazakâr bir Fransa’da eşcinsel bir birey olarak derin bir psikolojik sıkıntı yaşamıştır.

Bu deneyimler, onun akıl hastalığının tarihini anlattığı Deliliğin Tarihi (The History of Madness) adlı yapıtına da yön vermiştir. Bu eserde Foucault, modern psikiyatrinin ortaya çıkışını, erken modern dönemde akıl dışı olanın dışlanmasıyla başlatır.
Özellikle 17. yüzyılda başlayan ve “Büyük Kapatma” (The Great Confinement) olarak adlandırdığı süreçte, “deli” sayılan bireylerin ve diğer “sapkın”ların topluca hastanelere kapatıldığını belirtir. Ona göre bu dışlama önce gelmiş, psikiyatrik söylem ise bu dışlamayı sonradan meşrulaştırmak için inşa edilmiştir.

Yani, modern psikiyatrinin bilimsel iddialarının temeli, aslında ahlaki bir dışlamaya dayanır. Bu nedenle, bilimsel gelişmeler ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu dışlamayı meşrulaştıramaz.

Foucault’nun psikanalize bakışı ise bu noktada ikirciklidir.

  • Bir yandan, psikanalizi psikolojiden ayırarak onun akıldışılık ile yeniden diyalog kurmaya çalışan bir alan olduğunu savunur: “Psikanaliz psikolojiyle ilgili değil, modern dünyanın bastırdığı bir akıldışılık deneyimiyle ilgilidir.”
  • Ama zamanla bu olumlu tavır yerini eleştiriye bırakır. Freud’un psikanalizini, doktorun ahlaki otoritesine dayandığı gerekçesiyle eleştirir: “Doktor, yabancılaştırıcı bir figür olarak, psikanalizin merkezinde kalmaya devam etmektedir. Belki de psikanaliz bu temel yapıyı hiçbir zaman ortadan kaldırmadığı için, akıldışılığın seslerini duyamaz ve asla duyamayacaktır.”

Jacques Derrida

Bu çelişkili tavır, Jacques Derrida’nın da dikkat çektiği gibi, Foucault’nun şu meşhur çağrısına yansır:

“Freud’a adalet borçluyuz.”
Bu çağrı, hem takdir hem eleştiri içerir.

Foucault’nun daha açık eleştirisini ise Cinselliğin Tarihi adlı eserinde görürüz.
Bu metinde psikanaliz, modern bir itiraf pratiği olarak tanımlanır. Kişi, arzularını ifade ederek kurtulacağını düşünür.
Ancak Foucault’ya göre bu süreç bir özgürleşme değil, bireyin cinselliği üzerinden normlara tabi kılındığı bir disipliner düzendir.
Psikanaliz, “sekse evet diyerek baskıya hayır deme” söylemiyle görünüşte özgürlükçüdür ama aslında “cinselliğin katı monarşisine” hizmet eder.

Bu çelişkiyi bazı yorumcular, Foucault’nun psikanalize olan gençlik hayranlığının zamanla yerini daha eleştirel bir tutuma bırakması olarak açıklar. Kimileri ise, eleştirinin yalnızca Freudyen psikanalize yöneldiğini, Lacancı yaklaşımı bunun dışında tuttuğunu ileri sürer.

Foucault’nun kendisi ise bu ikiliği biraz farklı bir şekilde ele alır. 1977 yılında Lacancı psikanalistlerle yaptığı bir konuşmada şöyle der:

“Freud’un en büyük keşfi cinsellik değildir. Psikanalizin asıl gücü, başka bir şeye, yani bilinçdışının mantığına açılmasıdır.”

Ve bu mantığın sadece Lacan’a özgü olmadığını, Freud’un metinlerinde de bulunduğunu ekler.
Foucault’ya göre, bu “mantık”, klasik felsefenin rasyonel özne anlayışına radikal bir meydan okumadır.
Bu yüzden, psikanalizin cinsellik kuramı normatif olabilir; ama bilinçdışının mantığı, dönüştürücü bir felsefi imkan barındırır.

Bu ayrım, psikanalizin hem eleştirilmesine hem de savunulmasına olanak tanır:
Norm koyucu yönlerini sorgularken, onun bilinçdışına dair radikal içgörüsünü takdir etmek mümkündür.

Bölüm 8: Otorite, Eleştiri ve Bilinçdışının Mantığı

Elbette, Foucault’nun bilinçdışının mantığını takdir eden yaklaşımı, psikanalizin bilimsel statüsüne dair erken dönem eleştirisini tam anlamıyla çürütmez.
Aynı şekilde, onun psikanalizin doktorun ahlaki otoritesine olan bağımlılığı konusundaki endişesini de tamamen ortadan kaldırmaz.

Bu noktada dikkat çekici bir durum ortaya çıkar:
Foucault ve Popper, farklı zeminlerden hareket etseler de psikanalize benzer eleştiriler yöneltirler.

  • Popper, psikanalizin bilimsel bir teori olmadığını mantıksal ve kavramsal gerekçelerle savunur.
  • Foucault ise aynı eleştiriyi tarihsel bir zemine oturtur.
    (Aslında, Popper’ın “tarihsel açıklamaların yetersizliği” konusundaki tavrı düşünüldüğünde, bu fark şaşırtıcı değildir.)

Her ikisi de, psikanalizin otoriter bir analist figürü üzerine kurulu olduğunu iddia eder:

  • Popper’a göre, analistler, eleştiriden yalıtılmış, bilim dışı ama ikna edici söylemlerle hastayı baskı altına alırlar.
  • Foucault’ya göre ise analist, bilimsel gibi görünen ama özünde ahlaki normlar taşıyan yargılarla “sapmayı” disipline eder ve susturur.

Peki, bu eleştiriler tümüyle psikanalizi geçersiz kılar mı?
Hayır. Çünkü psikanaliz, özellikle de bilinçdışının mantığına yönelik felsefi içgörüsüyle, insanın içsel çelişkilerini, irrasyonel davranışlarını ve yaşamsal bölünmüşlüğünü anlamak için hâlâ eşsiz bir kaynak olabilir.

Aslında, Foucault’nun kendisi de bu potansiyele işaret eder.
Onun “cinsel gelişim kuramı” ile “bilinçdışının mantığı” arasındaki ayrımı, burada anahtar bir ayrım haline gelir.

Eğer bu ayrımı ciddiye alırsak, psikanalizden “egonun tam kontrolü” ya da “toplumsal uyumun ideal formülü” gibi şeyler beklemek anlamsızlaşır.
Bilinçdışı, bizde asla tam anlamıyla kapatılamayan bir yarık bırakır.

Mari Ruti’nin The Singularity of Being adlı eserinde Lacan üzerine yaptığı yorumlar da bunu destekler:

“Bilinçdışı, özne içinde asla tamamen iyileşmeyecek ya da ortadan kalkmayacak bir bölünme yaratır. Ancak bu yarıkla yaşamanın daha iyi ya da daha kötü yolları olabilir.”

Ve bu durum yalnızca analizana özgü değildir.
Analist de bu bölünmenin içindedir.
Bu farkındalık, otoriterliği değil, karşılıklılığı ve açıklığı mümkün kılar.

Dolayısıyla, Popper’ın ve Foucault’nun eleştirilerinden ders çıkararak, psikanalizi hâlâ felsefi anlamda üretken, etik olarak sorgulayıcı, ve varoluşsal olarak dönüştürücü bir düşünce alanı olarak savunmak mümkündür.

Bölüm 9: Normdan Sapmanın İmkânı Olarak Psikanaliz

Psikanaliz, Freud’dan bu yana çok şey öğrendi, çok şey dönüştü. Bu dönüşümlerden belki de en önemlisi, analistin kendisinin de analiz sürecinde duygusal olarak yer aldığı anlayışının kabulüdür. Bu duruma psikanalitik literatürde karşı aktarım (countertransference) adı verilir.

Joel Whitebook’un da belirttiği gibi, bu dönüşüm, Foucault’nun eleştirisinin temelini oluşturan “sağlıklı doktor – hasta birey” ayrımını ciddi biçimde zayıflatır.
Yani psikanalist artık dışarıdan bakan bir otorite figürü değildir; kendisi de psişik çatışmaların ve duygusal dönüşümün parçasıdır.

Bu farkındalık, psikanalize yeniden akıldışılık ile özgün bir diyalog kurma imkânı sunar — tıpkı Foucault’nun Freud’un en büyük katkısı olarak gördüğü şey gibi.

Dolayısıyla psikanaliz yalnızca cinselliğe dair normatif bir gelişim kuramı değildir.
Bilinçdışının mantığı, normatif yapıları bozan, kimliği ve benliği sabit kategorilerden arındıran derinlemesine anti-normatif bir potansiyele sahiptir.

Elbette psikanaliz, zihne ya da özneye dair ihtiyacımız olan tüm cevapları sunmaz.
Ve elbette, hiçbir düşünsel sistem gibi, eleştiriden azade değildir.

Ama yine de, etrafımızda ve içimizde sürekli olarak meydana gelen, akılla açıklanamayan, anlamlandırması zor olayları aydınlatma gücüne sahiptir.
Ve aynı anda, kadim bir felsefi soruyu da canlı tutar:

“İyi bir yaşam nedir?”

İşte bu nedenle, felsefeciler psikanalize dönmeli – ya da en azından onu yeniden ciddiyetle düşünmelidir.

Sigmund Freud

TAGS

CATEGORIES

PSİKANALİZ

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir